Hafıza, hayatın değersizliği, ve adalet
26/3/2009
"müsâmere" internette ADSL tek fiat olsun mu? haydi kampanya TÜRKİYEM Günün Sözü: Karanlık bir işten aydınlık hayatta olmaz. Bcforbes
Hafıza, hayatın değer(sizliğ)i ve adalet
Çoğu kimse, Türkiye toplumunun “hafızasız” ya da “kötü hafızalı” olduğuna inanır. Ben aynı kanıda değilim. Bence bu ülkede “unutkanlık” değil, “hatırlama yasağı”dır belirleyici olan.
Aramızda daha bir sürü benzerlik olabilir, ama en çok bu açıdan Latin Amerika ülkelerine benzediğimizi düşünüyorum. Bu ele avuca sığmaz toplumları zapturapt altında tutmak için pek çok kötülük tezgâhlandı tarih boyunca. Yirminci Yüzyıl’ın son çeyreğinde de bir “darbeler laboratuarı” haline getirildi bu güzel coğrafya.
Latin Amerika’nın kültürel ve siyasal dokusunu, geçmişi ve bugünüyle en iyi anlatanların başında Eduardo Galeano’nun geldiğine kimse itiraz etmez herhalde.
Adalet ve hafızanın birbirleriyle sıkı sıkıya bağlantılı olduklarını ve Latin Amerika ülkelerinde her ikisinin de egzotik lüksler haline getirildiğini söylüyor Galeano. Bunun da, toplumu “hayatın değersizliğine ve hatırlamanın yasak olduğuna alıştırarak” ve insanların “her olayı diğer olaylarla bağını yitirmiş, kendi geçmişinden ve diğer olayların geçmişinden koparılmış” bir şekilde algılamaları sağlanarak başarıldığını vurguluyor.
Bu sözler, ülkemizin de “lanetli gerçekliği”ni tasvir ediyor. Bu ülkede “millet için devlet adına” pek çok insanlık suçu işlendiğini herkes biliyor. Ama herkese, bunları hatırlamanın ve hatırlatmanın ne kadar ağır bedeller gerektirdiği de gösterildi. Ayrıca herkes, bu suçların cezasız kalacağına alıştırıldı. Bu uğursuz döngü, “hafızanın uyuşması” gibi bir hal yarattı.
Böylece Türkiye, Gabriel Garcia Marquez’in şahane eseri Yüzyıllık Yalnızlık’taki Macondo kasabasına dönüştü sanki. Günün birinde Macondo’da bir uykusuzluk illeti baş gösterir ve hızla yayılır. Bir süre sonra, kimse bir şey hatırlamaz olur; hafıza uyuşmuştur. Hastalık başkalarına bulaşmasın diye, kasaba ve halkı yabancılardan yalıtılır. Bu karantina öylesine etkili olur ki, gün gelir, olağanüstü durum olağan sayılır, yaşam yeni bir düzene girer, çalışma eski temposunu bulur ve o gereksiz uyku alışkanlığına kimse kafasını takmaz olur.
Aureliano, bir gün tesadüfen hafıza kaybını önleyecek bir yöntem bulur; bütün nesnelerin üzerine adlarını yazıp yapıştırır. Bunu anlattığı babası José Arcadio da, yöntemi bütün kasabada uygulamaya koyar; eline fırçayı alıp her şeyin üzerine adını yazar: Masa, saat, kapı, tencere, inek, keçi, muz. Lakin sadece ad yazmanın yeterince etkili olmadığını görünce, yöntemi biraz daha geliştirir. Meselâ ineğin boynuna şöyle bir yazı asar:
“Bu bir inektir. Süt versin diye her sabah sağılması gerekir, sütün de sütlü kahve yapmak üzere kahveyle karıştırılabilmesi için kaynatılması şarttır.”
Şimdi Türkiye toplumu, bu durumu yaşıyor sanki. Ergenekon soruşturmasıyla gelişen süreçte, hafıza uyuşmasının mutlak bir unutuşa evrilmemesi için, sırayla çeşitli olayların adı konuyor, anlamları açıklanıyor. Meselâ, “bu darbe teşebbüsüdür, darbe teşebbüsü suçtur, bu suçu işleyen yargılanır” gibi. Meselâ “bu cinayettir, kim tarafından ve ne adına işlenmiş olursa olsun, suçtur ve bu suçu işleyen de yargılanır” gibi. Meselâ, “bu olaylar birbirlerinden kopuk değiller, hepsi aynı örümcek ağının parçalarıdırlar” gibi.
Sorunsuz işlemiyor kuşkusuz bu süreç; hiçbir yerde de öyle işlememiştir zaten. Birileri sürekli bu adların ve açıklamaların yazılı olduğu levhaları yok etmeye çalışıyorlar. Buna güçlerinin yetmediği durumlarda, o levhaların üzerine başka isimler ve açıklamalar koymak istiyorlar. Ama öyle gerçekler çıkıyor ki ortaya, işte onları balçıkla sıvamak veya tevil etmek giderek imkânsızlaşıyor. Meselâ Mustafa Balbay’ın günlükleri, kim ne derse desin, bu gerçeğin temsilinde dönüm noktalarından biri oldu bile.
Ve ölüm kuyularından çıkan kemikler, bu gerçeklerin kalbini oluşturuyor. Zira burada, hiç kimsenin açıkça savunamayacağı ve bahane uyduramayacağı bir vahşet var. Bu kanlı ve kirli yumak çözülmeye başladı bir kere; onu durdurmak artık çok zor. Bu toplumu devlet karşısında korkak ve itaatkâr bir sürü haline getiren başlıca tahakküm tekniği, “hayatın değersizliği algısı”nı yerleştirmektir ve bu algı, ancak yumağın sonuna kadar çözülmesiyle kırılabilir. Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı’nın bu çerçevede tutuklanması da, bu nedenle bir dönüm noktasıdır.
Geçen gün bir televizyon programında yaşananlar, bu gerçekler karşısında şimdi başka bir yöntemin deneneceğine işaret ediyor: Darbeyi açıkça savunmak ve meşru göstermek!
Gerçi darbeleri savunmak bu ülkede bilmediğimiz bir şey değil; ama bu sefer durum her zamankinden biraz farklı. “Darbe teşebbüsü” ilk defa yargılanıyor. TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi, hep darbelerin meşruluk kaynağı olarak gösterildi; ancak bu tez, hiçbir zaman yargı organları önünde açıkça tartışılmadı. Bana öyle geliyor ki, şimdi son yıllarda yaşadığımız “hukuk sihirbazlığı” örneklerine bir yenisi eklenmek isteniyor. Yani bu tezin, Ergenekon davasında temel savunma argümanlarından biri olarak kullanılmasının hazırlıkları yapılıyor.
Bu hazırlıklar, kaçınılmaz olarak siyasal alana yansıyacaktır. Bundan en çok, darbecilik karşısında muğlâk ve kaçamak duruş sergileyenler etkileneceklerdir. Aynı şey, günü ve kendilerini kurtarmayı başlıca hedef ve marifet sayanlar için de geçerlidir. Tekrar edeyim: Kaçacak yerler giderek azalıyor!
Darbeciliği yargı kararıyla meşrulaştırma çabalarının nasıl bir sonuç doğuracağı da, siyasal mücadelelerin seyrine bağlı olacaktır.
Olaylara ad konması, hafızayı uyuşukluktan kurtarmak için önemli bir müdahale ve imkândır, ama tek başına sorunu çözmeye yetmez. Zaten Macondo’da da yetmemişti. Adalet fikrine/inancına hayat vermek ve demokratikleşmenin önündeki tuzakları bertaraf etmek, evveliyatla siyasal mücadelenin işidir.
Her açıdan pespaye bir kampanya eşliğinde seçimlere gidiyoruz. Belli ki, siyaset sahnesinin başlıca aktörleri, yakıcı gerçeğe dokunmayı seçimlerden sonraya bıraktılar. Esasen isteseler de istemeseler de, bu gerçekle doğrudan temas kurmak zorunda kalacaklardır. Sonuçlar ne olursa olsun, seçim ertesi dönem, bu bakımdan önemli gelişmelere gebe görünüyor.
Diğer Mithat Sancar Makaleleri:
- 19.03.2009 - Asit kuyuları, ölüm tarlaları ve Cumartesi Anneleri
- 12.03.2009 - Bir kez daha: “Darbe nedir?”
- 05.03.2009 - Varoluşsal yalan ve sefil bahane
- 26.02.2009 - Anadil ve siyasetin hazin dili
- 19.02.2009 - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol
- 12.02.2009 - Muktedirler mahkemeye düşünce...
- 05.02.2009 - Gücün pervasızlığına karşı sözün gücü
- 29.01.2009 - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak?
- Tüm yazıları



